5 Ağustos 2016 Cuma



ATLAS ve GÜRZ

Tarih cetvelinin dik tarafında düşmeden yürümeye çalışırken, hepimizin aklı, gözleri, algısı bir şeylere tanıklık ediyor. Hiçbir tanıklık sessiz ve duyarsız değildir. Sadece bazı tanıklar, kendi farkındalığını ya da zanlarını diğerlerinden ayrıcalıklı ve değerli görürler. Oysa haddi aşan yüksek ses, sağırlığı artırır. Tevazu, çıkan sesi oturaklı ve anlaşılır kılar. Gürültü, kirli ve yorucudur.
Karşılıklı nitelemelerden çok daha fazlası, daha derin ve karmaşık bir oluşumdur savaş. Ulaşılmak istenene uzatılan merdivendir kısaca. Metrelerce yükseğe ulaşan köpük tepeleridir görünen. Bilinir bilinmez akıntıların, birbirine dolandığı yerde oluşan dip dalgasıdır. Dolayısıyla sonuç gibi görmek hatalıdır.
Lekesi çıkmayan bir biçimlendirme taktiği olarak savaşın, hayatın diğer noktalarında yapılan mücadelelere ad olması doğru kabul edilmemelidir. Tüm uğraşı ve çabalara, ağız birliği etmişçesine bu sıfatı yakıştırmak son derece haksızca. Üstelik, savaşı gereğinden fazla kanıksayıp, duyarsızlaşmaya da vesile olabilecek bir durum haline getirebilir.
Eluard, “Dünyayı Mavi Bir Portakal" olarak görüyordu. Buradan yola çıkarak, dünya, selülit ağrıları çeken, özensizce kötü estetik yapılmış, sorunlarla cebelleşen, beşerî müdahale mağduru gibi ve yine bu sebeple dünya, “Maviliği Emilen Küflü Bir Portakal" gibidir diyebilir miyiz?


YIPRATICI BİR HİSSİYAT!

Çevrelerindeki herhangi bir şeye yoğun nefret besleyen, bunu söz ve tavırlarıyla sürekli destekleyen kişilerin, fiilleri sebebiyle herhangi bir rahatsızlık, pişmanlık ya da en azından takındıkları tavrı kontrol etme gereği duymamaları düşündürücü! Tepkilerine dair uyarıları  kaale almamaları, hatta ısrarlarını daha da artırmaları da.


Düşüncelerinde kibir ve nefretin soğuk mührü. Dil, nâr.

İhtirasa bulanmış intikam duygusu, kime, neye karşı yöneltilirse yöneltilsin ürkütücüdür! İddialı olabilir, lakin bu tutuma sahip kişilerin, genel anlamda şefkat duygusuna da mesafeli olduklarını, hatta sevgilerinin inandırıcı olmadığı hissini duyumsamayan var mıdır? Buna dair söylemlerinin, ağdalı bir sığlık içerdiğini de öyle. Bahsi geçenlerin, tam tersini iddia etseler dahi, beyanlarının bir zandan öteye geçemediğinin kendileri farkında mıydı? Israrla, mücadele edilmeden canlı tutulan nefretin, güzel tüm duyguları birer birer gömdüğü, savurduğu, harcadığı tartışılamaz bile. Bu bünyelerde, tutarlı, ayağı yere basan tavırların barınamayacağı ve sahteciliğin geliştiği gerçeği de.


MUHABBET BİR BAL ARISIDIR

Ayaklarına bulaşan poleni, uçtuğu ve kanat değdirdiği her yere bulaştırır muhabbet. Tohumlanmış has niyet, öfke, tahammülsüzlük halleri ile çevrili olmasına rağmen, bu tehlikeli ve tedirgin edici duygunun gelişmesine izin vermez. Aksi halde, gösterilen çaba görülmediği gibi, boşvermişlik, haklı çıkma telaşı ile had safhada tahammülsüzlük ve içindekileri öfkeyle fışkırtma durumu baş gösterir.
"Alçalmak, yükselmekten çok daha kolaydır."der Camus. Yaşadığımız her gün gözümüze soka soka gösteriyor bunu. Nasıl ve nerede durduğumuz önemli.  Çünkü çöküntü, ilk önce bünyemize üst üste yığdığımız kibir bloklarıyla başlar ve yükseldikçe inilmesi güç kulelere dönüşür. Bildiğini düşünmek, burçlara dikilmiş, rüzgârın estiği yöne doğru dalgalanan bayrak gibidir. Kibirle yükselen yığının şakülü, en başından beri doğru salınmaz. Çöküş bu yüzden yükselirken başlar ve her katmanda daha hızlı alçalır kişi. Zirveden bakarken dibi görememek biraz da bundandır.
Gerilere ötelediğimiz, öldüremeyeceğimiz ama ehlileştirebileceğimiz duygularımız mevcut.  Hakikate dair göstereceğimiz her çaba, atacağımız her adım, işimizi biraz daha kolaylaştıracak muhakkak. Ayrıca, hepimizin iç aynalarının sık sık silinmeye ihtiyacı var.
Silinmeye, zaman zaman da onarılmaya.
Evet, ters yüz edilme halleri var insanoğlunun. Tulumu ters yüz eder gibi değil, içini dışarı çıkarır gibi. Kötücül duyguları, bedenin kusması böyle bir şey! Asıl kimlik bu.


Karabinanın gölgesinde yaşıyoruz.

Günümüzde barış, herkesin ağzından doğru harflerle çıkmıyor. Simgelere sıkıştırılıp, çiğnene çiğnene, defalarca öldürülen başka bir kelime daha yok neredeyse! Bu kelime, özünden kabaca sökülüp, telaffuz edenlerce riyakarlaştırıldı. Üzülmek de çare değil.
"Biz ölüyoruz, ama onlar da kazanamıyorlar. " demişti Aliya İzzetbegoviç. Tarih, farklı yer ve zamanlarda, kendini tekrarlar durur. Bu tekrarlar, içe dönüşten ibarettir aslında ve bir yerde durmak zorundadır. İşte o nokta, hakikatin kendisini gösterdiği yerdir. Ölümü tadanlarla, kazandığını zanneden kaybedenlerin, buluşacağı mekandır orası. Şu bir gerçek ki, kime karşı yöneltilirse yöneltilsin, zemini nefret taşları ile döşenmiş barış söylemlerinin dışarıdan görünüşü, acınılası olmaktan öteye gidemez; lakin etkisinin, seri şekilde vücuda yayılan zehirden farkı yoktur. Zehirlenmeyi göze almak ise, ruhun intiharından başka ne şekilde açıklanabilir? Barış kelimesine yüklenen çarpık anlam, gerçek manasıyla yerini değiştirmedikçe, yaralar tuza bulanmaya devam edecek. İhtiyacımız olan bu değil.


Soyunmalı.

İçimizde, dışımızda, farklılıklara karşı olumsuz ne kadar kalıntı varsa, yüzüp atmalı. Hani, eleştirip dururken, eteğimizi çekiştiren küçük faşist çocuğu eğitmeli önce. Sonra, o deli dolu ilk gençliği. Derken, gençlik hayallerini. Gençler üzerinde uygulama yapmaya çalışan, ağarmış ileri yaş sendromumuzu. "Irkçılıktan beriyiz" kandırmacasıyla, ırkçılığın alasını yapan bugünkü kalıbımızı. Kadifelere sardığımız âri geçmişimizi. Utanç duymadan aidiyetimizden, soyumuz sopumuzla, ırkımızla değil, amelimizle çıkacağımızın bilinciyle Büyük Divan’a.


Sabiha İclal Tiryaki

İtibar Dergisi / Sayı 58 / Haziran 2016


Hiç yorum yok: